Türkiye’nin Yerli Otomobil Serüveni

Türkiye’nin Yerli Otomobil Serüveni

15 Eylül 2021

Geçmişten Günümüze Yerli Otomobil

Geçtiğimiz yüzyıl ülkemiz için pek hayırlı başlamamıştı. Öncül devletimiz 1. Dünya Savaşı’ndan çıkmış, Kurtuluş Harbi’ne girmişti. Tüm bu savaşların politik, ekonomik ve sosyolojik olarak pek çok etkisi olmuştu. En önemlisi ise ülkenin rejimi değişmiş Cumhuriyet ilan edilmişti. Cumhuriyet çok gençti daha yeni dünyaya gelmişti. Ülkemizin savaş kayıpları çok fazlaydı. Kolay değil koskoca bir dünyaya karşı savaşmıştı ülkenin her yaştan her kesimden insanları. Henüz Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye’nin sanayi alanında dünyanın çok gerisinde olduğunu bilmemiz gerekiyor. Öyle ki tek geçim kaynağımız olan tarım bile sanayimizin yetersiz olması nedeniyle oldukça ilkel yöntemlerle ve oldukça verimsiz yapılıyor. Hazine boş, halk açlıkla mücadele ediyor. Bu bakımdan Cumhuriyetin ilk yılları oldukça sancılı geçiyor. Tek partili dönemde ülkenin sanayi ve tarım alanında kalkınması için bir dizi reform planları uygulanıyor ancak kendimize gelmemiz yaklaşık 30 yıl sürüyor ve takvimler 1950’yi gösteriyor. İşte ilk yerli otomobil fikri bu yıllarda ortaya çıkıyor ve dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel bir konuşmasında yerli otomobilin öneminden bahsederek, bizim de muhakkak suretle kendi otomobilimizi üretmemiz gerektiğini söylüyor ve ilk kez halkın aklında otomobil üretmemiz ile ilgili filizler yeşeriyor. Tabi ki Türkiye’nin kendi otomobilini üretmesi fikri bazı çevrelerce direk muhalefete uğruyor ve bu çevreler çeşitli bahaneler öne sürerek bu projenin hayata geçmesine engel olmak istiyorlar. Dönemin otomobil üretebilen 20 ülkesinin yanında Türkiye’nin çok geri olduğunu, daha motor bile üretemeyeceğimizi, mühendislerimizin yetersiz olduğunu ve buna benzer birçok sebebi öne sürerek bir karalama politikası yaymaya başlıyorlar. Hatta bazı çevreler otomobil üretmemize ne gerek var, biz tarım ülkesiyiz. Tarım yapsak yeterli olur. Tarım ürünü satar araba alırız, niye yapmakla uğraşalım bile demişlerdir. Ama Cemal Gürsel’in kararı nettir. 15 Mayıs 1961’de Otomobil Endüstrisi Kongresi’nde açılış konuşmasını Cemal Gürsel yapmıştır. Konuşmanın bir bölümünde şu cümleleri dile getirmiştir:

“...Tarımı da yenileyeceğiz, ama sadece ot satarak bir şey elde etmek mümkün değil! Bir gemi dolusu pamuk karşılığında zar zor 7-8 otobüs alabiliriz. Bir gemi dolusu pamuğu kaldırmak için ne kadar çaba harcamanız gerektiğini bilmektesiniz. Bu nedenle sanayi gereklidir. Dengeli bir tempo ile sanayileşmeliyiz. Bu kesin bir gerekliliktir. "Sektörümüz yok mu?" Evet var, ama öyle dağınıklar ki hepsi bir yönde çalışacak şekilde düzenlenmeli. Otomotiv endüstrisi söz konusu olduğunda, modern bir ülke kendi ulaşım araçlarını üretmelidir. Günümüz dünyasında ulaşım araçları ekonomide önemli bir yer tutmaktadır. Kendi ulaşım araçlarımızı üretmeliyiz, kendi araçlarımızla taşınmalıyız. İlk olarak, bazı parçaları yapmak zorundayız; sonra, iyileştirme ile bunların%70-80'ini oluşturmalıyız. Bazı insanlar Türkiye'de otomobil üretmenin imkânsız olduğunu söylüyor. Bu düşünce kara zihinlerin ürünüdür. Türkiye'nin de bizi bu şekilde teşvik eden birçok sanayi kolu var ...”

Kongrenin ardından Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel talimatı çoktan vermişti bile. Tüm engellemelere rağmen ordunun ihtiyaçlarına göre tasarlanmış bozuk iklim koşulları ve coğrafi değişimler göz önünde bulundurulacak ve bir motor prototipi ile otomobil prototipi hazırlanacaktı. Bu prototipler dünyada ki en iyi otomobiller ile kıyaslanacak ve eksiklikleri tespit edilerek giderilecekti.

 

Devrim’in Doğuşu

 

Talimat verilmişti ama aracın üretileceği bir fabrika bile yoktu. Fabrika bulunsa dahi otomotiv mühendisimiz yoktu. Medyanın da etkisiyle proje kötüleniyor Türkiye’nin otomobil üretecek çapta mühendisleri olmadığı, fabrikası olmadığı haberleri dört bir yanda yankılanıyordu. Cemal Gürsel kendi girişimleri ile devlet demiryollarında görevli olan ve ayrıca çeşitli sektörlerden 24 tane mühendis ile iletişime geçerek bir araya gelmelerini sağladı ve fabrika olarak da Eskişehir Demiryolu Fabrikasını mühendislerin kullanımına açtı. Ödenek olarak 1.400.000 TL tutarında bir bütçeyi de mühendislere sundu. Öyle ya bu kadim millet bugüne kadar imkânsız denilen her zorluğun üstesinden gelmişti. Bunu da başarabilirdi.

Mühendisler bulunmuştu. Fabrika da bulunmuştu. Derhal prototiplerin üretilmesi için hazırlık süreci başlatıldı. Yalnız bir sorun vardı. Mühendislerin hiçbiri otomotiv mühendisi değildi. Bırakın araba yapmayı yapılmış bir arabayı bile sökmemişlerdi. Daha da kötüsü Cemal Gürsel’in talebi netti. Aracın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına kadar hazır hale getirilmesini istemişti. Yani bunun anlamı 24 mühendisin önünde tam 128 gün vardı. Hiç otomobil üretmemiş, teknolojisinden bihaber bir ülke için çok az bir zaman dilimi değil mi? Ama mühendislerimiz öyle düşünmüyordu. Hepsi kendilerine verilen bu görevin kutsal olduğunu benimsemişti. Hayalleri vardı hepsinin. Türkiye Cumhuriyeti hak ettiği yere gelecek her alanda olduğu gibi otomotiv alanında da dünyada söz sahibi olacaktı. İşte bu aşkla başladılar çalışmaya.

Öncelikle fabrikada boş olan bir binayı temizlediler. Yerleri levhalar ile kapladılar. Bankolar, bir adet baş üstü vinç ile çalışmaya başladılar. Tasarımından şasesine kadar hepsini kendilerinin yapması gerekiyordu. Zaman ise çok kısıtlıydı. Fabrikanın girişine kaç gün kaldığını gösteren bir levha koydular. Her gün sayı bir tane eksiliyor ve arabaların teslim tarihine kaç gün kaldığını gösteriyordu. Öncelikle iş bölümü yapıldı. Bir grup otomobilin dizaynı ile, bir grup motor aksamı ile, bir grup fren aksamı ile bir grup karoseri, bir grup elektriksel donanım ile, bir kısımda dökme işleri ile ilgileniyordu. Mühendisler 12 saatlik vardiyalar ile çalışıyorlardı ancak gerçekte çoğu evine bile gitmiyor yorulan 1-2 saat uyuyup uyanıyor ve işine devam ediyordu.

Dedim ya mühendisler otomotiv mühendisi değillerdi ve neye göre nasıl otomobil yapacakları hakkında en ufak bir fikirleri dahi yoktu. Öncelikle otomobilin parçalarını tanımaları gerekiyordu. Hangi parça ne iş yarıyor, nasıl montaj yapılıyor, nasıl sökülüyor gibi cevapsız bir sürü soru vardı akıllarında. Nihayet projede görev alan yüksek mühendislerden birinin şahsi otomobilini fabrikaya getirdiler. Otomobilin bütün parçalarını tek tek sökerek incelemeye başladılar. Hangi parça ne için var, o parça nasıl üretilebilir gibi soruların cevaplarını buldular ve kendilerine bir yol haritası çizdiler. Dizayn edilen birkaç maket örnekten birini seçerek maketin gerçek ölçülerde alçıdan kalıbını çıkardılar. İşte ilk otomobilimizin tavanı, sac aksamı bu kalıp ile dökme demirden yapıldı. Mühendisler çıkan kalıbın bozuk yerlerini çekiç ile düzelterek arabanın karoserini hazırladılar. Ancak iş bununla bitmiyordu. Daha her şey yeni başlamıştı. Aracın motoru tasarlanmış mühendisler gereken parçaları tek tek çıkarmışlardı. Parçalar Ankara ve Sivas Demiryolu Fabrikalarında üretildi ve Eskişehir’e gönderildi. Oldukça kıt imkanlar ile zorluklar tek tek aşılarak otomobil yapım işleri devam ediyordu. Nihayet Ekim ayının ortalarına doğru çalışmalar sonuç vermeye başlamıştı. 4 aylık insan üstü bir performans ile çalışan mühendisler ilk prototipi tamamlamayı başarabilmişlerdi. Gerekli testleri yaptılar ve otomobilin kusursuz bir şekilde çalıştığını gördüklerinde dünyalar onların olmuştu. Bu 24 mühendis gece gündüz demeden 4 ay gibi kısa bir sürede çok ufak birkaç parçası hariç yüzde 97 oranda yerli üretim olan bir otomobil yapmışlardı ve bu otomobil çalışmıştı. Otomobilin adı ise oldukça anlamlıydı. Devrim demişlerdi otomobile. Yıllardır küçümsenen, unutulan, kendi hallerine terkedilmiş bir milletin devrimiydi bu otomobil. Bir millet şeytanın bacağını kıracaktı bu otomobil sayesinde. Dünyada sadece yirmi ülkenin üretebildiği otomobili Türkiye de üretecekti. Hem de dönemin araçlarına kıyasla oldukça üst sınıfı bir araç olmuştu Devrim. Zaman o kadar ucu ucuna yetmişti ki, ilk prototipin tamamlanmasının ardından ikinci prototipin yapımına başlandı. 29 Ekim yaklaşıyordu ve henüz ikinci prototip hazır bile değildi. Ama ikinci otomobilin montajı ilki kadar uzun sürmedi. Neticede projesi hazırdı ve sadece parçaların üretilip montaj edilmesi süreci vardı. Ancak yine de ikinci prototip hazırlanmıştı ama sadece boyası yapılabilmişti. Otomobilin pasta ve cilası 29 Ekim kutlamaları için Ankara’ya sevk edilirken trenin içinde yapılmıştı.

Araçlar trene yüklenirken güvenlik nedeniyle depolarında çok az miktarda yakıt ile yüklenmişlerdi. Çünkü tren kömürle çalışıyordu ve rayların üzerinde giden demir tekerleri kıvılcımlar çıkarıyordu. Oluşabilecek herhangi bir kazayı önleyebilmek için böyle bir yola başvurulmuştu. Otomobile Ankara’da tören alanına giderken yakıt takviyesi yapılması ön görülmüştü. Burada dipnot olarak bir bilgiyi de aktarmak isterim. Aracın motorunun vuruntusuz çalışabilmesi için yüksek oktanlı kurşunsuz benzine ihtiyaç duyuluyordu ve bu benzin o zaman sadece Ankara’da bulunabiliyordu. Devrim arabaları Ankara tren garına gelmişti. Onlara eşlik edecek bir ekip hazır bekliyordu. Arabalar tören alanına sorunsuz bir şekilde götürüldü. Ancak arabalara eşlik eden ekibin yakıt ikmali yapılması gerektiğinden haberleri yoktu ve arabalara yakıt ikmali yapılmadan tören alanına getirilmişlerdi. Tören alanında Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in gelmesi beklenirken mühendislerden birinin aklına arabaların yakıtının olmadığı gelmişti ve aceleyle bir bidon benzin bulup getirerek arabaların yakıt deposuna doldurmaya başlamıştı. Arabalardan birinin deposu yeteri kadar yakıtla dolmuştu ama diğerini dolduracaktı ki o sırada Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in tören alanına girdiğini görünce apar topar bidonu saklayarak törene iştirak etti. Arabanın içindeki yakıtın yetmesi umuduyla yaptıkları eseri cumhurbaşkanına gösterdiler. Meraklı bir kalabalık, meraklı gözlerle olanı biteni izliyordu. Gazeteciler de yerini almış, fotoğraflar çekiyor ve yarın yapacakları haberin notlarını alıyorlardı. Cemal Gürsel yakıt ikmali yapılamayan arabanın ön koltuğuna bindi ve meraklı gözler önünde hadi dercesine başını salladı. Arabanın anahtarı çevrildi ve arabanın motoru tüm dünyaya haykırırcasına bir sesle çalıştı. Herkes şaşkındı, 24 tane mühendis 128 günde sıfırdan bir otomobil üretmişlerdi. Meraklı gözlerin bakışları altında araba hareket etmeye başlamıştı. Kalabalığın arasında ağır ağır gidiyordu ki korkulan oldu. Araç durmuştu. Evet arabanın yakıtı ancak 100 metre dayanabilmişti ve nihayetinde bitmişti. Cemal Gürsel arabada bulunan mühendislere dönerek şaşkın bir suretle “Ne oldu?” dedi. Mühendisler de “efendim yakıt bitti” dediler. Bunun üzerine Cemal Gürsel tarihe geçen şu sözleri söyledi:

“Garbın kafasıyla otomobil ürettiniz ama şark kafasıyla yakıt koymayı unuttunuz.”

Mühendisler Cemal Gürsel’e özürlerini ileterek diğer araca geçmesini rica etmiş ve Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel arabadan inerek diğerine binmiş ve tören kaldığı yerden devam etmişti. Devrim ile Anıtkabir’e kadar gidilmiş tören gerçekleştirilmiş ve sonra geri dönülmüştü. Devrim görevini başarıyla tamamlamıştı.

Ancak o an fark etmemişlerdi belki ama yetersiz yakıt yüzünden 100 metre sonra duran araba onların kaderini belirlemişti. Gazetelerde ertesi gün benzer başlıklar vardı. Bütün manşetler Devrim ile dalga geçiyor, 100 metre sonra bozulduğunu anlatıyordu. Hiçbir haber metninde Devrimin diğer prototipi ile Anıtkabir’e gidildiği hakkında en ufak bir bilgi bile bulunmuyordu. Haberleri gazete manşetlerinden okuyan halk ise bu konuyu diline dolamış ve uzun yıllar boyunca alay malzemesi olarak kullanmışlardı.

Devrim 4 adet üretilmişti ve hiçbir zaman seri üretime geçemedi. Bu 4 adet arabanın 3 tanesi hurdaya ayrılmış ve motorları da jeneratöre dönüştürülerek kullanılmıştı. Ancak bir tanesi hala ayakta ve Eskişehir’de üretildiği yerde TÜLOMSAŞ da sergileniyor. İşte Devrim’in hikayesi böylece sona ermişti. Seri üretime geçemeden proje iptal edilmişti.

Devrim arabalarının seri üretime geçememesi ile ilgili en yaygın görüşün karalama kampanyaları olduğu düşünülse de olası başka sebeplerde dile getirilmiştir. Dönemin ekonomik şartları yeni bir araba üretilerek, satılması ve Pazar oluşturulması açısından uygun değildi şeklinde bir görüş de dile getirilmiştir. Bir diğer teori ise projenin iptal edilmesinden birkaç yıl sonra Koç firmasının Ford ile anlaşarak OTOSAN’ı kurması ve Anadol arabalarını üretmeye başlaması üzerine dile getirilmiştir. Devrim arabalarını alacak gücü olmayan halk Anadol arabalarını almıştı ve oldukça da fazla talep vardı. Bu durumda ilk teori geçersiz kalıyordu. Ancak o dönemde Amerika ile Nato müttefiki olan Türkiye’nin bozuk ekonomisini Amerika’nın kullanımına açtığını savunan bir teori var ki, Devrim arabalarının manşetler eli ile karalanıp, projenin rafa kaldırılmasının üstünden çok kısa bir zaman sonra Amerikalı Ford’un ülkede Anadol arabalarını üretip satması ve büyük bir satış hacmi yakalaması bu teoriyi destekliyor. Devrim’in hikayesi böylece bitmişti, ama bu ülkenin araba üretme aşkı bitmemişti. Kapanan bir kapı, açılacak başka kapıların sebebi olmalıydı. Oldu da.

 

Bu Memleketin Otomobili: Anadol