İstanbul’un Tarihi Değeri: Ayasofya Kebir Camii

İstanbul’un Tarihi Değeri: Ayasofya Kebir Camii

8 Eylül 2021

İstanbul’un Tarihi Değeri Ayasofya Kebir Camii
 

ayasofya-kebir-camii

Ayasofya Kebir Camii, resmi ismi ile Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi, bugün ve geçmiş yüzyıllar boyunca her din ve mezhepten insan için bir simge haline gelmiş birçok kez yok olma tehlikesi atlatmış, birçok kez tadilat ve restore görmüş yaklaşık binbeşyüz yıllık koca bir çınar. Her badireye rağmen hala tüm heybetiyle “buradayım” dercesine ayakta duruyor ve adeta geçmişe ve geleceğe meydan okuyor. Belki de bu denli güçlü ve mağrur görünmesinin arkasında yatan neden geçen yüzyıllar içinde birçok tehlikeyi atlatmış ve hala ayakta olmasında saklıdır. Bir taş yığınından daha fazlası Ayasofya. İmparatorlukların kuruluşuna yükselişine ve batışına şahit olmuş. Birçok insan görmüş. Yıllar gelmiş geçmiş, her şey, her yer değişmiş insanlar doğmuş, ölmüş, medeniyetler yok olmuş ve O bütün bu olanları sessiz bir şekilde yerinden izlemiş. Konuşamıyor olsa da o kadar çok şey anlatıyor ki duymak isteyene. Görmek isteyen olursa bize, bizi gösteriyor. Geçmişimizi gösteriyor, bugünü gösteriyor. Geleceğimize ışık tutuyor. Tüm heybetiyle orada insanlığa ayna tutuyor Ayasofya.  Biraz yıpranmış görünüyor ama hala güçlü, hala mağrur.

Ayasofya’yı bu denli anlamlı yapan nedir derseniz elbette bununla ilgili söylenecek çok şey bulabiliriz. Dile kolay 1500 yıllık bir ömür, değişimler, savaşlar, yangınlar, depremler. Hepsi O’nun ruhuna işlemiş sanki. Bu yazımda kalemimin döndüğü kadar bildiklerimi şöyle bir gözden geçirecek ve bunları sizler ile paylaşacağım. Buyurun, hoşgeldiniz.

Ayasofya Kebir Camii Tarihi

Ayasofya’nın doğumu 532 senesinde, Doğu Roma İmparatorluğu döneminde, dönemin imparatoru Justinianus’un emriyle başlar. Bazilika tipinde bir katedral olması istenmiş ve nitekim 6 yıl sonra öyle de olmuştur. Ayasofya’nın önemini anlayabilmek için detaylar hakkında biraz bilgi birikimimiz olması şart. Gelin öyleyse biraz detayları inceleyelim. Doğu Roma ve Batı Roma imparatorluğu öncülü olan Büyük Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesi sonucu ortaya çıkan iki yeni imparatorluk olmuştu. Bölünme süreci birden olmadı ve asla “gerçek anlamda” bir bölünme kimsenin aklında yoktu. Ancak imparatorluk o kadar büyümüştü ki dönemin teknolojisi de göz önünde bulundurulduğunda yönetilmesi oldukça güç bir hal almıştı. Ayrıca doğuda Perslerin kurduğu yeni imparatorluk Sasaniler’in akınları, kuzeyde Almanların Roma topraklarına yaptıkları akınlar imparatorluğu zayıflatmış ve yeni çözüm yolları aramaya itmişti. Bu durum ekonomik sıkıntıları da beraberinde getirmiş ve yönetim askeri otoriter bir hale dönüşmüştü. Tüm bu olanlar entelektüel yaşamı da etkilemiş antik çağın kendine has kültürel kalıpları değişmeye başlamıştı. Toplumsal olarak yeni inanışlar arayışına girildiği bir dönemdi. Ancak yine de Büyük Roma yıkılmadı.

Henüz bir kent devleti statüsündeyken ve cumhuriyet ile yönetilen Roma Devleti imparatorluk olunca toprakları büyümüş ve hali hazırda mevcut olan cumhuriyet rejimi uçsuz bucaksız toprakları idare etme konusunda yetersiz kalmıştı. Bunu fark eden imparator Diokletyan, tetrarşi diye bir sistem oluşturdu. Bu sisteme göre imparatorluk ikiye bölünecekti. Her bir bölüm için iki tane ogüs(augustus, kıdemli imparator) belirlenecekti ve bu ogüsler kendilerine birer tane sezar(yardımcı imparator) belirleyecekti. Ogüslerin emekli olması halinde sezarlar ogüslük görevini devam ettirecek ve kendilerinden sonra ogüs olacak sezarı seçeceklerdi. Daha sonra bu bölümler de kendi aralarında ikiye ayrıldı ve her bölüme bir ogüs ve bir sezar hâkim oldu. Böylece modern eyalet sistemi ilk kez uygulanmış oldu. Bir süre bu sistem devam etmekle birlikte zaman içerisinde ogüsler arasında çekişmeler olmaya başlamış ve başta eyalet mantığı ile kurulan sistem zaman içinde çok başlı bir imparatorluğa dönüşmüştü. Bürokrasi, günlük yaşam, ekonomik faaliyetler durma noktasına gelmişti. Yine böyle bir kaos halinde Doğu Roma İmparatoru I. Konstantin, Diokletyan’ ın kurduğu sisteme son vermiş, diğer ogüsleri tasfiye etmiş Roma İmparatorluğu’ nu yeniden tek bir merkeze bağlamıştı. Bu süreç imparatorluğun batıda bir hayli toprak kaybetmesine neden olmuş ama kaybolan otoriteyi geri sağlamış ve imparatorluk yeniden istikrar sürecine girmişti. Dönemin önemli olayları bununla sınırlı değildi. I. Konstantin aynı zamanda imparatorluğun başkentini Roma’dan Konstantinopolis’e yani bugünkü ismiyle İstanbul’a taşımıştı. Batı Roma İmparatorluğu bölünmenin ardından 200 yıl kadar hüküm sürebilmiş fakat Doğu Roma İmparatorluğu için yaklaşık 1000 yıl sürecek uzun bir hüküm süreci başlamıştı. İmparator I. Kontstantin aynı zamanda Antik Roma’dan kalan inançları da değiştirmiş ve Hristiyanlığı ilk kez kabul eden imparator olarak tarihe geçmiştir. Bu durum aynı zamanda Roma İmparatorluğu’nun da resmi olarak Hristiyanlık dinine geçişi olarak kabul edilmektedir. İmparator her ne kadar Hristiyan olduğunu söylese de aynı zamanda sikkelerde kendini güneş tanrısı olarak resmetmekte bir sakınca görmemişti. Onun bu kararında, hristiyanlığa karşı çıkmasının neden olacağı karışıklıkların etkili olduğu söylenir. Hatta ölümüne kadar aslında hristiyan olmadığı ölüm döşeğindeyken vaftiz edildiği bazı kaynaklarda yer almaktadır. Yine de bu onun, Ortodoks Kilisesi tarafından Aziz mertebesine yükseltilmesini engellememişti. I. Konstantin, bulunduğu devrin kapanmasında ve Orta Çağ döneminin başlamasında dönüm noktaları kabul edilen olayların mimarı olmuştur.

Gelelim İstanbul’a. O zaman ki adı olan Konstantinopolis’in nereden geldiğini anlamış olmalısınız. Eski Yunanca yaşanılan yer, şehir, kent anlamına gelen “polis” kelimesi ile devletin başkentini ve merkezini İstanbul’a taşıyan imparator Konstantin’in isminin birleşmesi ile Konstantinopolis halini almıştır. Anlamı; Konstantin’in yeri demektir. Konstantinopolis, yaklaşık bin yıl hüküm sürecek Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti olmuş ve aynı zamanda Ortodoks Kilisesi’nin de idare merkezi haline gelmişti. Artık imparatorluk antik ve materyalist pagan inanışlarını terk etmiş ve resmi olarak Hristiyan olmuştu. Adı da Byzantium yani bizim bildiğimiz şekli ile Bizans İmparatorluğu olmuştu.

I. Konstantin 337’de öldükten yaklaşık 200 yıl sonra Ayasofya Kilisesi bugün İstanbul sınırları içinde kalan, Sur içinde inşa edilmiş ve Hristiyanlığın en güçlü temsilci Bizans İmparatorluğu’nun kalbinde Ortodoks Kilisesi’nin merkezi olmuştur. Toplumsal, dini, kültürel ve başka birçok açıdan simge durumunda olan yapının tamamlanması 5 yıl sürmüş ve kilise bugün bile tamamlanan en hızlı katedral olma rekorunu elinde bulundurmaktadır. Kuruluşundan sonra yaklaşık 1000 yıl sonra Türkler tarafından fethedilene kadar kilise statüsünü koruyan Ayasofya, 1453 yılında İstanbul’un Türklerin hakimiyetine geçmesiyle birlikte, Fatih tarafından çıkartılan fermanla kiliseden camiye çevrilmiştir. Konstantinopolis ise isim değişikliğine uğramış ve “Konstantiniyye” olmuştur. Günümüzde bilinenin aksine Cumhuriyet dönemine kadar resmi yazışmalarda ve halk arasında İstanbul değil, Konstantiniyye kullanılmıştır. İstanbul isminin oluşumu ile ilgili çeşitli rivayetler mevcut. Müslümanlar tarafından İslam-bol kelimelerinden türediği şeklinde genel bir kanı mevcutsa da Bizans İmparatorluğu döneminde şehre giden yolların bulunduğu güzergahlarda “Stanbulin” kelimesi yer aldığı bilinmektedir. Stanbulin Yunanca “şehire doğru” anlamına gelmektedir. Bu ek bilgiyi de verdikten sonra Ayasofya’nın Osmanlı hakimiyeti sırasında geçirdiği evreleri, değişimleri anlatmaya devam edelim. İstanbul el değiştirdikten sonra Fatih Sultan Mehmet şehrin en büyük kilisesi olan Ayasofya’yı fethinin bir sembolü olarak camiye dönüştürdü ve burası için bir vakıf kurdu. Bu vakıf için çıkarmış olduğu Ayasofya Vakfıyesi’nde, vakıfın gelirleri-giderleri, caminin onarım vazifesi gibi detayların nasıl yürütüleceği konusunda gerekli kararları yayınladı. Orijinal nüshası halen Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü arşivlerinde muhafaza edilen vakfıyenin uzunluğu tam 65 metre 10 santimetre ve genişliği de 38 santimetredir. Yer yer yer ceylan derisi üzerine yer yer aharlanmış kâğıt üzerine Arapça yazılmıştır ve 110 adet eklentisi vardır. Bu açıdan dünyada eşi benzeri olmayan nadide bir belgedir. Vakfiye Besmele ile başlar, Allah’a şükür ve minnet sunulur. Sonrasında vakfın kurucusu Fatih Sultan Mehmet’e methiyeler yapılır ve takiben vakıfın görevleri tanımlanır. Fatih Sultan Mehmet Ayasofya’nın vakfedilmesi hususuna o kadar çok önem verir ki, caminin ayakta kalması, yeniden imar edilmesi ve sonraki süreçte alacağı rol ile çok yakından ilgilenir. Ayasofya’nın imarı, temizliği, restorasyonu, camide çalışanların maaşları gibi masraflar için, 2508 tane dükkânın vergi gelirlerini direk Ayasofya’ya bağlar. Buna ek olarak devlete ait birçok taşınmazın da vergisi Ayasofya’ya bağlanır. Fatih Sultan Mehmet’in, Ayasofya için tayin edilecek imamın özelliklerini de tarif ettiği bilinmektedir. Sıradan bir imamın Ayasofya’da imamlık yapmasını istemeyen sultan, özellikle hatiplik yapabilecek bir imam seçilmesini, imamın İslam Tasavvufu’na hakim biri olmasını ve bu imamın Cuma Hutbesi’ni de okutmasını istemiştir. Bunun için de imama 15 akçe fazla maaş bağlanmasını emretmiştir. Vakfiyede imamların ve diğer çalışanların maaş bilgilerine kadar oldukça detaylı bilgiler açıkça belirtilmiştir. Ve belgenin son kısmında bugün  dahi spekülasyonlara neden olan bir metin bulunmaktadır. Metnin Fatih’in ağzından yazıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Özetle vakfiyede belirtilen hususların değiştirilmesi veya amacından saptırılması durumunda oldukça agresif bir beddua yer almaktadır. Günümüzde bu metnin Fatih tarafından yazılmadığını sonradan eklendiğini savunan bir kesime karşın, metnin Fatih tarafından yazıldığını kabul eden bir kesim de bulunmaktadır. Metnin doğruluğu tartışma konusu olsa da günümüz Türkçesi ile yazılmış bir çevirisini paylaşmakta fayda var:

"Kim ki, bozuk teviller, hurafe ve dedikodudan öteye geçmeyen batıl gerekçelerle, bu vakfın şartlarından birini değiştirirse veya kanun ve kurallarından birini tağyir ederse, vakfın tebdili ve iptali için gayret gösterirse, vakfın ortadan kalkmasına veya maksadından ve gayesinden başka bir gayeye çevrilmesine kast ederse, vakfın temel hayır müesseselerinden birinin yerine başka bir kurum ikame eylemek (temel müesseselerden birinden taviz vermek) ve vakfı bölümlerinden birine itiraz etmek dilerse veya bu manada yapılacak değişiklik veya itirazlara yardımcı olur yahut yol gösterirse veya şer’i şerife aykırı olarak vakıfta tasarruf etmeye azm eylerse, mesela şeriata ve vakfiyeye aykırı ferman, berat, tomar veya talik yazarsa veyahut tevliyet hakkı resmi yahut takrir hakkı resmi ve benzeri bir şey taleb ederse, kısaca batıl tasarruflardan birini işler yahut bu tür tasarrufları tamamen geçersiz olan yazılı kayıtlara ve defterlere kaydeder ve bu tür haksız işlemlerini yalanlar yumağı olan hesaplarına ilhak ederse, açıkça büyük bir haram işlemiş olur, günahı gerektiren bir fiili irtikab eylemiş olur. Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti üzerlerine olsun. Ebediyyen cehennemde kalsınlar, onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebediyyen merhamet olunmasın. Kim bunları duyup gördükten sonra değiştirirse vebali ve günahı bunu değiştirenlerin üzerine olsun. Hiç şüphe yok ki, Allah her şeyi işitir ve her şeyi bilir.

Haksız bir şekilde bu vakıflara tağyir, ibdal, tahrif ve ibtal şeklinde müdahale ve tecavüz eyleyen insan, ölümle karşılaştığı anı, sekeratı mevti, kabri müşahede ettiğini ve onun karanlığını, tabutu ve onun işindeki yalnızlık ve vahşeti, Münker meleğini ve heybetini, Nekir meleğini ve onun dehşetli darbelerini, Münker ile Nekir'in sorgulamalarındaki dehşeti, bütün insanların Alemlerin Rabbi'nin huzuruna çıktıkları günde Allah'ın huzuruna çıkacağını, o gün hiçbir nefsin bir diğer nefis için hiçbir şeye malik olamayacağını ve o gün her şeyin dizgininin Allah’a ait bulunacağını hatırlasın.

Kim, Allah'ın Kitabı'na ve Resulüllah'ın sünnetine muhalefet ederse, Allah ve Resulü'nün haram kıldığını helalleştirmeye çalışırsa, Müslüman kardeşinin vakıflarını bozmaya, hayırlarını tahrip etmeye ve hasenatını iptal eylemeye gayret gösterirse ve müminin hayır müesseselerini fonksiyonsuz hale getirmeye taarruz ederse, artık Allah'ın gazabı ile dönmüş olur, son durağı ve oturağı Cehennem’dir. Cehennem ne kötü bir varılacak yerdir. Allah onun hesaba çekicisi, azabın en azgın olanlarıyla azaplandırıcısı ve ikabın kanunlarıyla cezasını vericisidir. O gün zalimlere ileri sürecekleri mazeretleri fayda vermeyecektir, onlar için sadece lanet vardır, onların varacakları cehennem ne kötü bir menzildir. O gün her nefis kazandığı günahlar sebebiyle rezilü rüsva olacaktır, o gün zulüm yoktur, şüphesiz Allah hesabı çok hızlı yapandır."

Bu bedduanın Fatih’in ağzından yazıldığı mı yoksa daha sonradan eklendiği mi tartışma konusu ancak metnin var olduğu günümüzde bir nüshası bulunan belgeden teyit edilebiliyor. Takdir sizin ancak asıl değinmek istediğimiz nokta Ayasofya’nın Türklerin eline geçtikten sonraki statüsü. Tarihi belgelerden ve tarihçilerin aktardığı bilgilerden anladığımız kadarıyla Türklerin mabedin önemine haiz olduğunu ve onu korumak için çok fazla çaba sarf ettiği açıkça görülebiliyor.

İstanbul’un fethi ile yeni Roma İmparatoru olan Fatih Sultan Mehmet, Roma İmparatorlarının kullandığı unvan olan Sezar anlamına gelen Kayser unvanını kullanmıştır. Fatih’ten sonraki bütün padişahlar resmi belgelerde unvan olarak Roma’nın Sezar’ı anlamına gelen Kayser-i Rum unvanını kullanmışlardır. Aynı şekilde Sezar, Ruslarda çar, Almanlarda ise kaiser olarak çevrilmiş ve hükümdarları tarafından kullanılmıştır. Ancak hem Roma İmparatorluğu’na son vermesi bakımından, hem de ardında kalan topraklara hükmetmesi bakımından gerçek anlamda Sezar unvanına nail olabilmiş hükümdarlar Osmanlı hükümdarları olmuştur.  Bu durum sadece bir unvandan ibaret olmayıp aynı zamanda Roma İmparatorluğundan kalan mülki mirasın da sahibini Fatih yapıyordu. Yani resmi olarak Ayasofya Osmanlı sultanlarının mülkü demek oluyordu. Bu durumda bu yapının idari ve nihai akıbeti de sultanın vermiş olduğu karara göre belirlendi. Ayasofya kiliseden camiye dönmüş diğer birçok örnekten biriydi ancak şüphesiz en önemlisi ve en semboliğiydi. 1462 tarihli Ayasofya vakfiyesi ile camii olarak kullanımına devam edileceği açıkça belirtilen Ayasofya’da yüzyıllar boyunca ibadete devam edilmiştir. Fethedilmesinin sonrasında birçok değişiklik gerçekleşmiş öncelikle kıblenin yönü belirlenmiş, minareler eklenmiş, Hristiyanlığı sembolize eden çiniler ve desenler kireç ile örtülmüştür. Özellikle ünlü mimar Koca Sinan’ın (Mimar Sinan) sonradan eklediği yapılar, düzenlemeler bu nadide yapının bugün hala ayakta kalmasına büyük katkı sağlamıştır.

Cumhuriyet dönemine kadar birçok badire, yangın, deprem ve felaket atlatan Ayasofya, cumhuriyet döneminde bakanlar kurulu tarafından alınan bir karar ile cami statüsüne son verilerek müze olarak kullanımına devam edilmiştir. Ayrıca aynı karar ile camide kazı çalışmaları başlatılmıştır. Yaklaşık 100 yıl boyunca ibadete kapatılan Ayasofya 2020 senesinde danıştayın almış olduğu karar ve Cumhurbaşkanı’nın onayı ile yeniden cami statüsüne geçmiş ve ibadete açılmıştır. Bu durum iç ve dış kamuoyunda oldukça yankı uyandırmış ve Müslüman çevrelerce takdir görmüş, sevinçle karışlanmış ancak batı medyası ve halkı tarafından oldukça eleştirilmiştir. Türkiye ise karara gerekçe olarak Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesini delil olarak göstermiş ve alınan kararın hukuki olduğunu savunmuştur. Günümüzde diğer camilerde olduğu gibi Ayasofya’da da ibadet edilmektedir.

Hakkında yazılabilecek binlerce sayfa var Ayasofya’nın. Sadece biraz özetledim. Ayasofya neden önemli? Neden yıllardır gündemde gibi sorularınızın ve diğer sorularınızın cevaplarını umarım biraz da olsa verebilmişimdir. Ayasofya’nın statüsünden sonra gelin hep birlikte Ayasofya’nın mimari yapısına ve tarzına biraz göz atalım.

Ayasofya’nın Mimarisi

ayasofya-mimarisi

Ayasofya bazilika tarzında inşa edilen bir katedraldir. Bizans mimarisinin başyapıtı ve simgesi haline gelmiş olan yapı aynı zamanda İslam, Pagan, Katolik ve Ortodoks mimarisinin de etkisiyle mimari bir sentezi simgelemektedir. 1500 yıldır ayakta kalmayı başaran yapı günümüzde sanat tarihi ve mimari bir vizyonla ele alındığında bir başyapıt olarak kabul edilir. Bugün gördüğümüz Ayasofya aslında 3. Ayasofya olup, ilk iki Ayasofya yangınlar ve yağmalamalar ile yıkılmış günümüze o yapılardan ulaşan bir kalıntı bulunmamaktadır. İlk iki Ayasofya’nın yıkılması üzerine, imparator Jüstinyen aynı yere yeniden bir katedral inşa ettirmek istemiş ancak bu kez diğer iki versiyonundan daha büyük, daha görkemli ve uzun süre ayakta kalacak bir yapı olmasını istemiştir. İşte bugünkü Ayasofya’nın fikri böylece oluşmuştur.

Ayasofya öncelikle yapıldığı çağa göre ve sonraki yüzlerce yıl boyunca boyutu ile ön plana çıkan bir yapı olmuştu. Yapıldığı dönemdeki en büyük kullanım alanına sahip katedral olma özelliği taşıyordu. Özellikle kubbesinin büyüklüğü ve kullanılan mimari tekniklerin kompleksliği bakımından dönemin şartlarına göre devrim sayılmaktadır. Ayasofya, yapımı en erken tamamlanan katedraldir. Tam 5 yılda tamamlanmıştır.

Ayasofya’nın kubbesi öylesine büyüktür ki içerisinde durup havaya baktığınızda kubbeyi destekleyen kolonları göremediğiniz için kubbe havada asılı kalan bir gölgelik gibi görülmektedir. Devasa, dikdörtgen bir alanı kapatan kubbenin etrafı başka yarım kubbeler ile çevrelenmiş böylece hem kubbenin yüzyıllarca ayakta kalabilmesi için gerekli destek kolonlar kamufle edilebilmiş hem de çok büyük bir alana yayılan oldukça büyük bir yapı inşa edilebilmiştir. Antik çağ göz önüne alındığında oldukça etkileyici ve dahice bir iş başarıldığını söylemek gerek. Tabi ki böylesine büyük bir yapının getirdiği sorunlarda vardı. Kubbenin büyüklüğü ve ağırlığı karşısında yapının duvarları dışa doğru açılma yapıyordu. Bu yüzden duvarın kenarlarında çıkıntılar oluşmaya başlamıştı. 558 yılındaki büyük depremden oldukça hasarlı çıkan ve büyük ölçüde yıkılan Ayasofya yeniden yapılırken duvarın sonradan oluşan çıkıntıları da törpülenmişti. Ancak bu işlem geçici bir çözüm olmuş ve yıllar içinde yeniden aynı sorun ortaya çıkmıştı. Duvarlarda tuğladan çok kerpiç kullanılmıştı ve bu problemin en büyük sebebi de buydu. Yüzyıllar boyunca problem olmaya devam eden bu sorun nihayetinde kubbenin oturtulduğu duvarların kenarlarına istinat duvarları eklenmesiyle çözülmüştü.

Osmanlılar dönemine kadar yaklaşık 1000 yıl boyunca ayakta kalmayı başarabilmişti Ayasofya ancak öylesine yorgun düşmüş ve bakımsız kalmıştı ki neredeyse yıkılmak üzereydi. Fatih’in İstanbul’a Edirnekapı’dan girdikten sonra direk Ayasofya’ya gittiği söylenir. Halkın korkulu ve ürkek bakışları arasında şehre giren Fatih öncelikle Ayasofya’ya gitmiş ve burayı ziyaret etmiştir. Şehir halkının akıbetlerini bilmeyişlerinden kaynaklanan korkulu bekleyişlerini ise onların can ve mal güvenliklerinin Osmanlıların garantisi altında olduğunu bildirerek onları rahatlatmıştır. Halen kilise olan Ayasofya Fatih Sultan Mehmet’in emri ile iki gün içinde camiye dönüştürülmüş ve fethi takip eden cuma gününe yetiştirilerek padişaha sunulmuştur. Padişah ve ekseri ulema Cuma namazlarını Ayasofya’da kılmıştır. Ayasofya’nın güzelliği öylesine büyüleyicidir ki, Fatih Sultan Mehmet fetih ganimeti olarak kendisine sadece Ayasofya’yı almıştır. Takip eden Cuma günü de kıldırdığı Cuma namazından sonra camiyi vakfetmiştir. Bu kısa anektodu da aktardıktan sonra Ayasofya’nın bakımsızlığı ile ilgili konumuza dönelim isterseniz. Bu kısa olayı anlatmamın asıl sebebi de bu aslında. Fatih Sultan Mehmet şehre girdiğinde ilgisini ilk olarak Ayasofya çekmiştir. Ayasofya’ya girmiş kubbelerine çıkmış içeriyi iyice gezmiş ve kubbesinden şehri seyretmek için dışarı doğru baktığında harap ve viran şehri görüp şöyle demiştir:

"bum nevbet mizened der tarem-i afrasyab,
perdadari mikoned der kasr-ı kayzer ankebud..."

Günümüz Türkçesi ile meali ise;

"afrasyab’ın balkonunda baykuş nevbet çalıyor,
kayzerin kasrında örümcek perdedarlık yapıyor..."

Tabi bu mealde pek günümüz Türkçesi ile olmadı farkındayım. Dilerseniz naçizhane daha anlaşılabilir haliyle yorumlayayım. Afrasyap hükümdar, yönetici anlamında kullanılan eski bir sözcük. Nevbet ise eski zamanlarda namaz vakitlerinde biri tarafından çalınan ve namazın geldiğini haber veren bir mızıka türü. Kayzer ise daha önce de değindiğimiz üzere batı kaynaklarında Ceasar olarak tanımlanan, dilimize Sezar olarak geçen ancak Eski Türkçede Kayzer olarak tanımlanan sözcük. Bilindiği gibi Sezar bir hükümdar ismi iken sonrasında bir unvan haline gelmiş ve bütün Roma İmparatorları tarafından kullanılmıştı. Hatta Fatih Sultan Mehmet de İstanbul’u alarak Roma İmparatorluğu’na resmen ve fiilen son vermiş ve kendisi de kendisinden sonra gelen padişahlar da Kayser-i Rum yani Roma İmparatoru unvanını kullanmışlardı. Kas’r veya Kasır saray kadar büyük olmayan ancak imparatorlar için inşa edilmiş bir nevi küçük saray anlamına gelir. Genellikle imparatorların kafa dinlemek için gittikleri yazlık gibi bir yer düşünebilirsiniz. Perdedar ise çağrışım yaptığı üzere perdeci anlamına gelmektedir. Yani toparlayacak olursak eğer:

“Kralın balkonunda baykuş(lar) mızıka çalıyor,

Sezar’ın evinde örümcek(ler) perdecilik yapıyor…”

ayasofyanin-mimarisi

Fatih Sultan Mehmet’in gördüğü manzara karşısında ağzından bu cümleler dökülmüştür. Gördüğü bakımsız virane tablo karşısında üzüntüsünü dile getiren sultan derhal şehrin yeniden inşa edilmesini emretmiş ve bu iş için gelir olması amacıyla birçok  kaynak tahsis etmiştir. Osmanlılar döneminde mimari teknikler Ayasofya’nın yapıldığı zamana göre oldukça ilerlemiş ve Osmanlı İmparatorluğu da dönemin en güçlü ve en zengin ve yükselişte imparatorluklarından biri olduğu için dönemin en iyi mimarları, bilim insanları İstanbul’da toplanmıştı. Bu vaziyetin oluşumunda Fatih Sultan Mehmet’in bilime çok fazla önem vermesinin, yenilikçi ve reformist bir kişiliğe sahip olmasının etkisinin de oldukça fazla olduğunu belirtmekte fayda var. Sultanın kendisi de bilimle yakından ilgilenen çocukluğundan beri Enderun mektebinde eğitim almış Arapça, Farsça, Grekçe, Latince ve Sırpça dillerini ana dili gibi konuşabiliyor, kalem oynatıyor ve hatta Avni mahlasıyla Farsça şiirler ve divanlar kaleme alıyordu. İstanbul’un fethinde kullanılan topların bazılarının projelerini bizzat kendisinin çizdiği de bilinmekte olup hem edebi hem mühendislik yönleri oldukça gelişmiş ve henüz 21 yaşında bir bireydi. Avrupa’da kendisine “Grand Turco” yani Büyük Türk denmesinin sebebi elbette yalnızca fetihleri ve savaşları değildi. Savaşları kadar entelektüel yönü de oldukça bilinen ve her milletten insan tarafından saygı duyulan biriydi. Hal böyle olunca öncelikle şehrin fetih sırasında zarar gören yerleri onarılmış, gayrimüslim halkın yaraları sarılmış zararları giderilmiş ve hızlı bir şekilde kentin yeniden inşasına başlanmıştır. Fatih Sultan Mehmet’in savaş kuralları gereği helal olan ganimet payı olarak sadece Ayasofya’yı istemesi ona ne kadar önem verdiğinin göstergesi durumundadır. Fatih Sultan Mehmet ve sonrasında gelen her padişahın özel olarak caminin tadilatı, onarılması, bakımları ile ilgilenmesi sayesinde günümüzde hala ayakta olan Ayasofya ülke halkının kalbinde ayrı bir sevgiye ve yere sahip.

Türklerin o dönemde ki en büyük şanslarından biri de Mimar Sinan gibi bir dehaya sahip olmalarıydı. Günümüzde dahi gelmiş geçmiş en iyi mimarlardan ve hatta bazı kesimlerce kesin bir yargı ile kainatın en iyi mimarı olarak nitelendirilen Mimar Sinan uzunca bir ömür yaşamış 3 padişah döneminde de baş mimar olarak görev almış bulunduğu dönemin en önemli bilim adamlarından biriydi. Aynı zamanda inşaat mühendisi ve matematikçiydi. Kendisi gayrimüslim bir aileden devşirilmiş ve yeniçeri ocağında eğitim görmüş paralı bir asker iken seferin birinde mimarlığı keşfedilmiş ve o günden sonra sürekli bir yükseliş grafiği içine girmiş ve en sonunda sarayın baş mimarı unvanını almıştır. Bu unvanını 3 padişah dönemi boyunca korumuş tarihe adını net bir biçimde yazdırmıştır. Şüphesiz Ayasofya’nın bugünlere kadar gelebilmesinin en büyük etkeni de yine Mimar Sinan ve onun ürettiği çözümler, eklemeler olmuştur.

Ayasofya iki narteks, 3 adet nef ve bir apsisten meydana gelmiştir. İki katlı ünik bir yapıdır. Mimari tasarımı oldukça karmaşıktır. Kubbesi, merkezi yarım daire şeklinde kubbelerin ortada tam daire bir kubbe ile birleşerek oluşturulmuştur. Buna benzer yapılar özellikle Suriye ve İç Anadolu’da bazı yapılarda uygulanmıştır. Kubbesinin çapı 32 metre ve yerden yüksekliği 56 metredir. Kubbe tuğla ve harç karıştırılması ile örülmüştür. 40 adet kaburganın birleşmesiyle oluşturulmuştur ve her kaburganın arasında 1 pencere bulunur. Yani toplamda 40 adet pencere bulunmaktadır. Ayrıca kubbe tam yarım daire değildir. Yaklaşık olarak 160 derecelik bir dairedir. Günümüze kadar gelen sütunlarının bir kısmı Efes’te bulunan Artemis Tapınağından, bir kısmı Mısır’dan, bir kısmı Suriye’den ve bir kısmı da Yunanistan’dan getirilmiştir. Bu yüzden tek bir renk halinde değil, renkli sütunlar rasgele, herhangi bir sıralama güdülmeden yerleştirilmiştir. Kubbesinde ve duvarlarında bulunan pencereler sayesinde ışık içeri girmekte ve içeride bir çeşit ışık patlaması yaratmaktadır. Ayasofya’nın ismine yakışır bir şekilde bütün karanlığı kovarcasına her tarafından ışık saçacak şekilde tasarlanmıştır. Ayasofya’nın yapımında pencerelerde bir çeşit renkli cam kullanıldığına inanılmaktadır. Şu an ortada olmayan bu camlar sayesinde ışığın gece bile içeriyi aydınlatmasının sağlandığı iddia edilir.